Cuma namazından sonra AK Parti’de iki dönem son derece başarılı bir şekilde milletvekilliği yapmış Eyüp Ayar’ın misafiri olduk, Çıtır çıtır  Hamsi yedik, Hamsi masasından kalkmıştık ki Sevgili dostumuz Resul Orman “ Biliyorsun günler öncesinden program yaptık, akşam Maltepe Sahilde Kaz evinde Kaz eti yiyeceğiz, sözünü unutma, Metin Çelik ile birlikte akşam 18’00’den sonra  bekliyoruz” ikazını alınca akşam saatlerinde sahilde güzelim Kaz etinin tadına baktık, o andan itibaren de sohbetin çok önemli bir kısmı Yemek üzerine kurulmuş oldu.

Kış mevsiminin tam ortasındayız, Hava soğuk, Herkes bir an önce sıcak bir yer bulup ısınmanın derdinde, Vakti olan, parsı olan kendisini kayak merkezlerine  atmış vaziyette, ancak tatile gideninde gidemeyeninde bugünlerde ortak derdi yemek.

Yemek önemli, aç kalmak zor, Böylesi bir noktada mevsim dolayısı ile kalabalık bir kesim  “Et yemediğimiz takdirde vücut sağlığımız bozulur, Dolayısı ile aç kalmak istemiyorsanız mutlaka e t yiyeceksiniz” diye baskı uygulamaktan geri kalmıyorlar.

Bundan bilemediniz on yıl önce yemek ile aramız fazla iyi değilken, öğün yemeklerini bile birer vazife gibi görür, günlük gazete çıkarmanın sebep olduğu zaman darlığı dolayısı ile  “atıştır-yatıştır” mantığı ile hareket eder, yemek sofralarında vakit harcamayı ise lüzumsuz bir zaman kaybı olarak değerlendirdik.

Meslek gazetecilik olunca yemek, özellikle de akşam yemekleri birbirinden ayrılmaz bir ikili olarak hayat sonuna kadar devam eder, bitip tükenmek bilmeyen basın toplantılarına önce yurt içi gezileri sonrada bitip tükenmeyen yurt dışı gezileri de eklenince şartlar sizi ister istemez bizim vatandaşların “Lezzet Doktoru” yabancılarında “Gurme” olma noktasına kadar getirir.

Gazetecilik sektörüne bugün kim ortaya çıkıp” En Eski gazeteci benim” diyorsa biz ondan daha eski gazeteci olduğumuz bu yüzden de uzun yıllardır bütün gereklerini yerine getirmiş SGK emeklisi bir vatandaş olarak yaklaşık on yıl önce kendi kendimize “Aslında yemekten bu kadarda fazla uzak kalmamak lazımmış” dediğimiz anda Yemek dünyasının kapılarının da sonuna kadar önümüze açılmış olduğunu gördük.

Yemek yemeğe başladığımız andan itibaren bizi kendi saflarına çekmek isteyen “Kırmızı Etçiler-Beyaz Etçiler (Tavukçular) ve Balıkçılar” dört bir taraftan “Yüksel Ercan senin yerin bizim yanımızdır, sakın diğer iki sektöre yanaşma zira bizim dışımızdaki iki alanda sağlıksız beslenmeye yol açar” diye kampanya başlatınca bizde “acaba hangi sektörü tercih edelim.?” şeklinde arayışlara girdik.

O tarihlerde Vatandaşımız siyaset ile ilgili sorularını birinci ağızdan duysunlar diye ulaşabildiğimiz siyasi parti genel başkanlarını gazetemiz adına misafir ediyor, işin cılkı çıkmasın diye en fazla 150 kişi ile sınırlandırdığımız dinleyici grubu ile siyasetçiyi baş başa bırakıyorduk.

Konu ile ne alakası var sorusu gelmeden önce açıklayalım bir sohbet için misafir ettiğimiz Eski içişleri bakanlarından Sadettin Tantan ile program sonrası yemek masasına oturup yemekten  ne kadar anladığımızın da Tantan tarafından bilinmesi adına lokanta sahibine “Bana bir buçuk tavuk ızgara” şeklindeki talebimizi daha tamamlayamadan Sadettin Tantan “Sana tavuk yemeği yasak ediyorum, Organik tavuk yok, diğerlerinin de olduğu belli değil aklın varsa tavuktan uzak” dur dediğinde “elbette aklımız var” dedik ve o akşam itibarı ile  tavuk eti ile aramıza bir daha yıkılmayacak bir duvar örmüş olduk.

Yemeğin farkına vardığımız daha ilk anda “Koca içişleri bakanı bir şey biliyor ki tavuk eti yeme diyor” ifadesini doğru bir öneri olarak alıp tavuk ve tavuk ürünlerini de “mecburi bir şekilde” hayatımızdan çıkarınca Sahil insanı olmadığımızdan dolayı zaten balık kültürümüzde yok deyip Balık seçeneğini de eleyince geriye hayatını kırmızı Ete göre dizayn etmek zorunda kalan bir Yüksel Ercan profili kaldı.

İşte o gün bu gündür Kırmızı Et üzerine bina ettiğimiz vücudumuzun kilosunun da son on yıldan seksenli kilolardan bir ara yüz beş kilolara doğru yükseldiğini etrafımızdan da “Bu gidiş iyiye doğru bir gidiş değil” ikazlarını daha fazla işitmeye başlayınca “Sanki rotayı biraz Balık ve balık ürünlerine doğru çevirmek daha mantıklı” olabilir diye düşündükten sonra bu sefer Kütüphanelerden “Balık ve balık yemekleri” başlığını taşıyan kitaplara abone olmaya başladık.

Kırmızı Et ile yapılan yemeklere büyük bir aşk ile bağlandığımızı ve bu aşkın halen daha devam ettiğini söylemekle beraber “Kilo fazlan var” diyenleri de dikkate alıp belli bir oranda Balık ve balık ürünlerine geçiş yaptıktan belli bir zaman sonra 105 olan kilomuzun da şu sıralar 93-94 kilolarda seyrettiğini keyifle görmeye başladık.

Aslında son 4-5 yılda 93-94 civarında olan kilomuzu 90 kilonun altına daha doğrusu 84-85 kilolara kadar indirmemiz mümkündü ancak tam kiloları arzu ettiğimiz rakamlara indirmeyi düşündüğümüzde hayatımıza eti çok seven arkadaşlarımız girdi. Arkadaşlarımızın  Balık ve balık ürünleri ile başlarının asla hoş olmadığı ve “mümkün olan her saat Kırmızı Et yememiz lazım” ısrarlarına kendilerini kırmamak adına da biraz isteyerek “Evet” demek zorunda kaldığımız için kilomuzu bir türlü istediğimiz rakamlara doğru çekemedik.

Şehir stadyumu ile bizim evin arası bilemediniz on metre, Son derece temiz, teknolojik, güvenli olan Şehir stadyumunda gece yarılarına kadar koşan-yürüyen-spor yapan vatandaşları görüp onlarla beraber daha çok “kilo vermek adına” spor yapmak istesek te evden çıkar çıkmaz evin altında-karşımızda yanımıza konuşlana ve mis gibi kokular yayan güzelim börekçileri görünce stadyumun yolunu kaybedip sıra ile börekçilerin tamamını dolaşmak bize daha kolay ve samimi geliyor.

Börekçilerin ve Lokantacıların sürekli “Yüksel Ercan sen bizim her şeyimizsin” şeklindeki sevgi gösterilerine bir şey diyeceğimiz yok aslında hoşumuza da gidiyor, Özellikle mesai saati bitiminde arkadaşlarımızın “Abi Yeni bir yer açılmış etleri müthiş” şeklindeki önerileri doğrultusunda saat mevhumu dinlemeden mideye indirdiğimiz güzelim et ve et yemeklerini çok sevsek te artık rotamızı börekçi ve lokantalardan spor salonu ve Yüzme havuzlarına doğru çevirmenin zamanının geldiğini düşünüyoruz.

Çok ünlü bir düşünür “Yaşamak için yemeli yemek için yaşamalı” demiş, Türkiye gibi muhteşem mutfakların bulunduğu bir ülkede birbirinden değişik lezzetleri tatmak adına nerede ise gitmediğimiz bir vilayet kalmadığı bir noktadan “Elveda güzelim yemekler, Merhaba spor salonları” demek bize bir miktar acı verse de daha sağlam daha sağlıklı bir vücut için artık fedakarlık yapmak zorunda olduğumuz açık seçik belli oluyor.

Sevmek bazen vazgeçmektir” ilkesi gereğince bizde en azından belli bir süre Lokantalardan ve börekçilerden vazgeçtiğimizi ilan ediyor tekrar buluşuncaya kadar bütün güzel yemeklere Elveda diyeceğiz ama ne mümkün.

Yaşamak için yemeli, yemek için yaşamalı….

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner194

banner146

banner182

banner198

banner76

banner181