Antalya betonla değil, vicdanla planlanması gerekir.

Antalya'da öğrenci yurdu olarak planlanan bir alanın ticaret alanına dönüştürülmek istenmesi, yalnızca bir imar değişikliği tartışması değil. Bu kararın gerçekten kamu yararını mı gözettiği, yoksa ekonomik beklentiler uğruna kentin ve gençlerin geleceğini mi tükettiği sorusudur.

---------------------------

Bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız bütçesine bakın derler.

Ben buna bir şey daha eklemek istiyorum.

İmar planlarına da bakın.

Çünkü bir ülke, geleceğini önce şehirlerinde kurar. Şehirlerini nasıl planlıyorsa, yarınını da öyle inşa eder.

Akdeniz Üniversitesi'nin hemen yanı başında, öğrencilerin barınması için planlanan bir alan bugün ticaret alanına dönüştürülüyor. Üstelik konu yargıda olmasına rağmen, 35 yıllık ve yüz milyonlarca liralık bir ihale süreci işletiliyor.

Bugün Antalya'da yaşanan tartışma ilk bakışta sıradan bir imar değişikliği gibi görünebilir. Akdeniz Üniversitesi'nin hemen yanında, öğrencilerin barınması için ayrılan bir alanın ticaret fonksiyonuna dönüştürülmesi...

Ardından yüz milyonlarca liralık, 35 yıllık bir ihale... Ve bütün bunlar, hukuki süreç henüz tamamlanmadan...

Aslında mesele Antalya değildir.

Mesele, birilerinin şehirlerine nasıl baktığıdır.

Mesele: ranttır….

Nereye, hangi memlekete bakarsanız bakın aynı senaryoyu görürsünüz.

Önce bir plan değişiyor.

Sonra yoğunluk artıyor.

Ardından beton yükseliyor.

En sonunda ise kamu yararı tartışmaları başlıyor.

Ne gariptir ki bu tartışmaların merkezinde çoğu zaman okul, park, yeşil alan, tarım arazisi ya da sosyal donatı alanları yer alıyor.

Yani toplumun ortak kullanımına ayrılmış alanlar...

Bugün ise tartışmanın merkezinde öğrenci yurdu var.

Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri gençlerin barınma krizi değil mi?

Her eylül ayında aynı manzaraları izlemiyor muyuz?

Yurt bulamadığı için kayıt yaptıramayan öğrenciler...

Kiralar yüzünden eğitimini yarıda bırakan gençler...

Ailelerin çocuklarını okutabilmek için kredi çektiği bir ülke...

Devlet yurtlarının önünde uzayan kuyruklar...

Sonra dönüp "Gençler neden umutsuz?" diye soruyoruz.

Gençler umutsuz çünkü geleceklerine ayrılması gereken alanlar, çoğu zaman birilerine, başka önceliklere teslim ediliyor.

Üstelik mesele sadece öğrenci yurdu da değil.

Mesele, kamu yararı kavramının giderek ekonomik değer üzerinden okunmaya başlanmasıdır.

Bir arsanın değeri, yalnızca metrekaresiyle ölçülemez.

Bir üniversitenin yanında bulunan yurt alanının ekonomik karşılığı belki milyonlarca liradır.

Ama sosyal karşılığı, binlerce gencin hayatıdır.

İyi şehircilik tam da burada başlar.

Çünkü şehir planlaması yatırımcı için değil, toplum için yapılır.

Şehirler, ihaleler kazanılsın diye değil; insanlar daha iyi yaşasın diye kurulur.

Daha da düşündürücü olan ise hukuki süreç devam ederken uzun vadeli yatırım kararlarının alınmasıdır.

Hiç kimse yatırımın karşısında değildir.

Hiç kimse ticaret alanlarına kategorik olarak itiraz etmez.

Ancak hukuk devleti dediğimiz şey, yalnızca mahkemelerin varlığı değildir.

Hukuk devleti, yargı kesin kararını vermeden geri dönüşü zor adımlar atmama iradesidir.

Aksi halde yalnızca kamu değil, yatırımcı da risk altına girer.

Maalesef bugün Türkiye'nin en büyük problemlerinden biri güven krizidir.

Ekonomide güven...

Adalette güven...

Kurumlara güven...

İmar planları da bu güven zincirinin en önemli halkalarından biridir.

Çünkü vatandaş artık bir plan değişikliğini duyduğunda aklına şehircilik gelmiyor.

İlk aklına gelen kelime "rant" oluyor.

İşte asıl kaybettiğimiz yer burasıdır.

Bir toplumun devlete olan güveni sarsılmışsa, en doğru kararlar bile tartışmalı hale gelir.

Bu yüzden yönetenlerin yalnızca hukuka uygun davranması yetmez.

Aynı zamanda hukuka uygun görünecek kadar şeffaf davranması gerekir.

Antalya'daki tartışma yarın başka bir şehirde yaşanacak.

Belki bir üniversite kampüsünde...

Belki bir hastane arazisinde...

Belki bir parkta...

Belki bir tarım alanında...

Sorun değişmeyecek.

Çünkü mesele tek bir ihale değildir.

Tek bir imar planı da değildir.

Mesele, Türkiye'nin şehirlerini gelecek nesiller için mi, bugünün ekonomik hesapları için mi planladığıdır.

Şehirler, sadece binaların yan yana dizildiği yerler değildir.

Onlar bir milletin hafızasıdır.

Ve unutulmamalıdır ki...

Bir ülke fabrikasını kaybederse yeniden kurabilir.

Parasını kaybederse yeniden kazanabilir.

Ama şehirlerini kaybederse, yalnızca beton değil; hafızasını, kimliğini ve geleceğini de kaybeder.

İşte bu yüzden Antalya'daki tartışma yalnızca Antalya'nın değil, Türkiye'nin meselesidir.

Asıl soru şu: Biz şehirlerimizi gerçekten çocuklarımız için mi planlıyoruz, yoksa birilerinin cebinini doldurmak için mi?