Trabzonlu değilim ama çok dostum var.
Hep siyaset yazacak değilim birazda spor yazısı yazalım.
Fatih Tekke
Bu toprakların ruhunu, Trabzon’un hırçın dalgalarını ve sahadaki asil duruşunu en net temsil eden isimlerden biridir.
O, sadece bir teknik direktör değil; bu armanın yükünü omuzlarında taşıyan, galibiyette şımarmayan, mağlubiyette ise tüm sorumluluğu tek başına göğsüne saplanan bir hançer gibi kabullenen gerçek bir futbol adamıdır.
Bir Avrupa maçı sonrası yaşanan duygusal bir anla, fevri ya da onurlu bir refleksle verilen istifa kararı , bu kulübün köklerine kazınmış büyük değerlerin harcını bozulmaya yetmez.
Fatih Tekke gibi karakterler bu futbol ikliminde nadir yetişir; onlar bir maçın skoruyla harcanamaz, harcanmamalıdır. Şimdi düşmek değil, o omuzlardaki yükü birlikte taşımak, kaldığı yerden o büyük mücadeleyi omuz omuza sürdürmek zamanıdır.
Fatih’in hikayesini birde benden dinleyin;
Trabzon’un delicesine esen imbatı, akşamüstü sokağa dökülen çocukların ayak seslerine karışırdı. O sokaklardan birinde, topun peşinden koşan ama sadece gol atmayı değil, topa binen o gizli kaderi de hisseden bir çocuk büyürdü.
Yıllar geçti, o çocuk Bordo-Mavi formayı sırtına geçirdi; hırsıyla, zekasıyla ve fileleri havalandıran o muhteşem iki ayağıyla bu şehrin masalına adını yazdırdı.
Günlerden bir gün, yıllar sonra bu kez kulübenin kenarında, aynı tutkuyla ama bu kez saçlarına düşen aklarla döndü yuvasına.
Fatih’ti adı.
İçindeki o bıkıp usanmaz fırtına dinmemişti. Takımını Avrupa'nın yeşil sahalarına çıkardığında, kalbi yine o ilk günkü gibi Çömlekçi yokuşundaki dalgalarla birlikte atıyordu. Maç bitti, skor istedikleri gibi yazılmadı tahtaya. Herkesin bahaneler aradığı, masumiyet aradığı o modern futbol çağında, o çıktı ve "Sorumluluk benim," dedi. Başını öne eğdi, onuruyla ve ağır bir yükü kalbine basarak veda etmek istedi.
O gece, Trabzon’un sokaklarında sessiz ama derin bir fısıltı yayıldı. Sabah olduğunda, Meydan Parkı’nda simit satan amcadan, okul yolundaki çocuklara kadar herkesin gözünde aynı soru vardı: "Biz bir evladımızı bu kadar kolay bırakacak mıiyiz?"
Fatih kulüp binasından ayrılırken, kapının önünde toplanan kalabalığı gördü. Elinde çantası, yüzünde o her zamanki tavizsiz ciddiyetiyle duruyordu.
Kalabalağın içinden ak saçlı bir ihtiyar yavaşça öne çıktı, ellerini Fatih’in omuzlarına koydu. Gözlerinin içine bakarak, "Evlat," dedi, "Karadeniz dalgası kayaya çarpar, geri döner ama asla denizden vazgeçmez. Sen bu geminin hem tayfası hem kaptanısın. Bir rüzgar sert esti diye limanı terk etmek bize yakışmaz. Sen daha hikayenin en güzel yerini yazmadın."
Fatih durdu. Uzaktan denizin o tanıdık kokusu burnuna geldi. İçindeki o çetin fırtına yeniden kabardı. Anladı ki, gerçek adamlık kaçmak değil, kalıp o enkazı yeniden ayağa kaldırmaktır.
Çantasını yere bıraktı, başını kaldırdı ve kalabalığa doğru yürüyerek o sessiz ama tarihe kazınacak sözü fısıldadı: "Bitmedi daha, buradayız."
Onun için gidin tesislere kapatın çıkış kapısını salmayın ADAM gibi ADAM’ı