Dün akşam yemeği sonrası “Ahali ne yapıyor.?” sorusuna cevap bulmak adına evden çıktık ve çarşı merkezine doğru yavaş adımlar ile ilerlemeye başladık.

Mesai saati sonrası olduğu için acelemiz yok, Bir taraftan gündüz saatlerinde belki binlerce kez geçtiğimiz yollardan yavaş adımlarla yürüyor bir taraftan da şehirdeki değişimleri istesek te istemesek te geçmiş ile mukayese etmeye çalışıyoruz.

Vatandaşın bir kısmı yatsı namazı için camilerde, ancak eski kalabalık yok, biraz daha ilerliyoruz, şehrin bazı yerleri ışıl ışıl ama belli noktalar o bölgeden geçenleri ürpertecek kadar karanlık.

Attığımız her üç adımda bir mutlaka tanıdıklar ile karşılaşıyoruz,

ayak üstü de olsa selam kelam faslından sonra devam ediyoruz,

40-50 metre sonra başka bir tanıdık gruba denk geliyoruz,

onların ısrarını kıramayıp hep birlikte demli çayları yudumlamaya başlıyoruz.

Yan tarafta yanındaki birkaç kişi ile çay içen genç bir kardeşimiz, “-Yüksel başkanım, geçmiş karşı tarafta oturuyor, biz sizin geleceğiniziz, önce geçmişiniz ile çayları için ondan sonra seni biz misafir edelim geleceğimizi konuşalım” teklifinde bulunuyor, çağrısını “-Eyvallah” diyerek kabul ediyoruz.

Nerede ise her birini 30 yıldan fazladır tanıdığımız arkadaşlarımızla odun ateşinin ısıttığı kocaman bir çay ocağının etrafında kümelenmiş bir şekilde demli çayları içiyoruz,

Beraber oturduğumuz arkadaşlarımız bir taraftan sohbet ederken diğer taraftan da çaylar soğumasın sıcak kalsın diye ateşe sürekli tahta parçaları atıyorlar.

Arkadaşlarımızın ocağın altına attıkları tahtaların verdiği ışık ve sıcaklık ortaya son derce nostaljik bir görüntü çıkartıyor, bir taraftan ateşe bakarken diğer taratanda “-Bu kente geleli 37 yıl olmuş, gençliğimizi olgunluk çağımızı bu kentte yaşadık, biraz önce yürüdüğümüz caddelerden kaç kez geçtiğimizi, cadde üzerindeki işyerlerinden kaç kez alışveriş yaptığımızı bizde unuttuk” diye hayıflanıyoruz.

Sonra farkına varıyoruz ki bu cadde üzerinde var olan işyerlerinde bundan 35 yıl önce başka bir kiracı vardı,

30 yıl önce başka bir kiracı ,

20 yıl önce başka 10 yıl önce başka, şimdi ise hiç tanımadığımız kiracılar var.

İşyerleri olduğu gibi duruyor değişen sadece işin kategorisine göre dizayn edilen vitrinler, kim bilir bu vitrinler ne kadar değişti, “Bu işyerinden çok para kazanacağım, o yüzden albenisi fazla olan bir vitrin yapalım” diye düşünen ama sonunda hayal kırıklığına uğrayan ne kadar insan geldi geçti diye düşünüyoruz.

O ara aklımıza Ümit Yaşar Oğuzcan’ın 

Şehirler de insanlara benzer .

Gövdeleri, ayakları, dudakları, gözleri vardır,

yürekleri vardır,

kocaman elleri vardır.

Bu şehrin yüreği sende çarpıyor.

İnsan, sana kan taşıyan bir damar olamayacaksa; bu şehirde yaşamamalı.

Çekip gitmeli.

Şehirler de insanlara benzer.

Duyguları, açlıkları, uykuları vardır, kinleri ve nefretleri vardır,

aşkları vardır, büyük, İnsan aşık değilse,

bu şehirde yaşamamalı, çekip gitmeli.

Şehirler de insanlara benzer. İnsan bir şehir olamayacaksa, senin içinde yaşadığı artık yaşamamalı buralarda, çekip gitmeli.

Bir gününde dört mevsim var bu şehrin.

Her sokağında bir dünya var.

Bütün sefaletiyle, bütün çirkinliğiyle bu şehir baştan başa sevgi.” 

İfadesi geliyor, hüzünleniyoruz.

Sonra ocağın etrafında kümelenmiş arkadaşlarımıza “Bana müsaade, biraz daha dolaşacağım, bir daha bu kentin sokaklarını da kendimi de bu kadar hüzünlü bir şekilde bulamam” diyerek ayrılıyoruz, yine aynı caddelerden geçip evin cümle kapısından içeri giriyoruz.

Farkına varıyoruz ki şehir aynı kalmış değişen biz olmuşuz….

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner266

banner263