Sabah uyanmak için iyi düşünmek yetmez, İYİ olmak gerekir.

“Türkiye Pazar günü yeni bir sabaha,yeni bir aydınlığa uyanacak.”
Dediler.

Uyandık mı?

Bence hayır.

Araba kullananlar bilir.
Gözlerin açıktır, karşıya bakarsın ama uyur için.

İşte bizde tam öyleyiz.

Bakım durumumuzu ben size özetleyeyim.

Güneş, her sabahki sıradanlığıyla kentin üzerine devasa bir tavan lambası gibi doğdu.

Kahvehanelerdeki çay ocakları yakıldı, otobüs duraklarına ilk uykulu yüzler dizildi, gevrekçiler "Sıcak sıcak!" diye bağırmaya başladı.

Ekranda ceketinin üst düğmesini açmış bir spiker, fondaki ihtişamlı fon müzikleriyle haykırıyordu: "Evet sayın seyirciler, beklenen o büyük gün geldi! Türkiye bu sabah yepyeni bir aydınlığa uyandı!"

Aynı dakikalarda, mahallenin emektar bakkalı Rıza Efendi dükkânın kepengini paslı bir gürültüyle yukarı çekti. Yıllardır aynı ritimle devam eden bu ritüel, o sabah bir garip hissettirdi. "Yemin ediyorum ışık bir farklı vuruyor," dedi kendi kendine. Kepengin pası bile sanki daha aydınlık, daha demokratik görünüyordu gözüne.
Yoldan geçen emekli öğretmen Kemal Bey'i durdurdu:
— Kemal Bey, duydun mu? Uyanmışız!

Kemal Bey gözlüklerinin üstünden Rıza Efendi’ye baktı, sonra saatine, sonra da gökyüzüne.
— Vallahi Rıza, ben saat 6'da alarm çalınca uyandım. 24 senedir de her gün bu saatte uyanırım. Ağrımayan tek yerim de sağ dizimdir, o da yağmur yağacak diye sızlıyor. Işık mışık bilmem ben, ekmek taze mi?
Televizyonlardaki sunucular "Tarihi bir şafak!" dedikçe, sokağın gerçekliği başka bir tonda akıyordu.

24 yıldır aynı çalar saatle kalkıp aynı otobüsün kapısında akıl almaz bir fiziki mücadele veren, aynı geçim derdiyle akşamı eden halk; o devasa, büyülü "Uyanış" ceketini bir türlü üzerine oturtamıyordu.

Çünkü uyanmak dediğin, öyle kumandanın tuşuna basıp arka plan müziğini değiştirmek gibi bir şey değildi. Bir günde uyanmak için önce 24 yıldır süren o uzun, ağır ve tatlı uykunun içinde olunduğunu kabul etmek gerekiyordu. Oysa kimse uyumuyordu ki; herkes sadece gözlerini kapatmış, alarmın çalmasını ya da birinin gelip perdeyi açmasını bekliyordu.

Öğlene doğru mahalle kahvesinde çaylar tazelenirken Rıza Efendi çırağa seslendi:
— Bırak şu televizyonu da kapıyı aç çocuk, içerisi havasız kalmış.
Güneş yükselmiş, öğlen sıcağı bastırmıştı. Aydınlık dedikleri şey, her zamanki gibi yine sadece havayı ısıtmaya yarıyordu.

Halk ise bir günde uyanmanın değil, yarın sabah yine aynı saatte nasıl kalkacağının hesabını yapmaya çoktan başlamıştı bile.

İşte yeni bir sabah uyanacağız dedikleri buydu.

Sağ Salim ve İYİ bir şekilde uyanacak mıyız?