Şe-ref-siz şeref diye gırgır dergisinde bir karakter vardı.
Aklıma nereden geldiyse.
İnsan Yaşamı boyunca pek çok şey kaybedebilir; para, makam, mevki hatta evini ya da sağlığını... Bütün bunlar zamanla yeniden inşa edilebilir, kayıpların telafisi mümkündür.
Ancak bir insanın kaybettikten sonra bir daha asla geri kazanamayacağı tek bir hazinesi vardır: Onuru, şerefi ve haysiyeti.
Siyasetten sosyal hayata, bir topluluğun geleceğine yön vermek için kullanılan "oy", basit bir kağıt parçasından ibaret değildir. Oy; bir insanın iradesi, vicdanı ve bir başkasına duyduğu güvendir. Biri size bir oy, bir yetki veriyorsa; aslında "Sana inanıyorum, benim adıma adaletle karar vereceksin" diyerek vicdanını emanet ediyor demektir.
O emaneti alıp sırf kişisel menfaatler, koltuk sevdası ya da gizli kapaklı pazarlıklar uğruna başkalarına peşkeş çekmek; sadece o oyu verene değil, insanın kendi karakterine yaptığı en büyük ihanettir.
Kendi iradesini ve kendine inananların emeğini pazarlık masasına meze edenler, anlık kazançlar elde etseler de tarihin ve toplum vicdanının sayfalarında her zaman onursuzlukla anılmaya mahkumdur. Çünkü satan, gün gelir kendisinin de satılık olduğunu herkese kanıtlamış olur.
Hikayesiz olmazdı.
Bir zamanlar, dağların eteğinde kendi halinde yaşayan küçük bir kasaba vardı. Bu kasabada her kararlar ortak alınır, her yıl kasaba halkının huzurunu koruyacak bir "Muhtar" seçilirdi.
O yıl seçim çok çetin geçiyordu. Kasabanın merası üzerinde bir tüccar göz dikmiş, oraya koca bir maden açmak istiyordu. Kasabalılar ise meranın ve ortasındaki asırlık ceviz ağacının korunmasını istiyordu. Kasabanın gençlerinden Ömer , günlerce kapı kapı dolaştı.
"Bana güvenin," dedi halka. "Oy verin, o ceviz ağacını ve meramızı o tüccara kestirmeyeyim. Onurum üzerine söz veriyorum!"
Kasabalı ömer’in gözlerindeki ışığa, samimiyetine inandı. Yaşlılar, kadınlar, gençler oylarını birer birer ömer’e verdiler.
Ömer seçimi kazandı; kasabanın iradesi, umudu ve geleceği artık onun ellerindeydi.
Ancak seçimden birkaç gün sonra tüccar, ömer’in kapısını çaldı. Masaya ağır bir kese altın ve şehirde lüks bir ev teklifi koydu. "Mera kararını benim lehime çevir," dedi.
Ömer bir kesedeki altına baktı, bir de yıllardır çamur içinde yürüdüğü yollara. O an, kendine verilen yüzlerce insanın güvenini, terini ve umudunu o masada bıraktı. Kendi iradesini ve halkın oyunu peşkeş çekti.
Ertesi gün dozerler meraya girdi. Kasabalı şaşkınlıkla meydana toplandığında Ömer çoktan kasabayı terk etmiş, tüccarın arabasına binip gitmişti.
Yıllar geçti. Ömer o altınlarla büyük binalar aldı, şık kıyafetler giydi. Ama gittiği hiçbir şehirde, hiçbir mecliste dikiş tutturamadı. Ne zaman bir masada otursa, insanlar onun geçmişini öğrenip arkasından fısıldaşıyordu: "Bu adam kendi milletinin iradesini sattı, yarın seni de satar." Parası vardı ama kimse ona güvenmiyor, kimse onunla dost olmuyordu. Haysiyetini kaybetmiş bir adamın parasının kimse için değeri yoktu.
Yaşlanan Ömer, bir gün pişmanlık içinde doğduğu kasabaya geri döndü. Amacı helallik almaktı. Kasabanın girişine geldiğinde gözlerine inanamadı. Mera yerindeydi, asırlık ceviz ağacı da hâlâ dimdik ayaktaydı! Kasabalılar onun ihanetini anlayınca birleşmiş, madenciye karşı direnmiş ve topraklarını korumuşlardı.
Ömer, köyün kahvesinde oturan eski dostlarının yanına yaklaşmak istedi. Yaşlı bir köylü ayağa kalktı, ömer’in yüzüne bile bakmadan şöyle dedi:
"Bize sattığın o toprakları biz kendi birliğimizle kurtardık Ömer. Ama senin kaybettiğin şeyi hiçbir altın geri getiremez. Bu kasabada taşımız, toprağımız duruyor; ama senin adın artık burada hiç var olmadı."
Ömer arkasını döndü ve yürüdü. Cebinde parası vardı belki ama başı eğikti. O gün anladı ki; bir insan bir seçimi kaybedebilir, ama oyunu ve şerefini peşkeş çeken biri, insanlığını bir daha asla geri kazanamaz.