Siz hepiniz biz tek.

İnandığın doğrudan vazgeçersen dükkanındaki tahtayı bile düzgün kesemezsin.

Haksızlık karşısında bir milim dahi eğilmememiz gerektiğini, pazarlıklara kapattığımız kapıların bir gün fazilete açılacağını, sonunda ölüm bile olsa eğilmeyeceğimizi biz Müsavat Dervişoğlu’ndan öğrendik.

İnandığı değerler uğruna yaşamak ve adaletsizlik karşısında sesini yükseltmek, bireyin kendine ve topluma karşı taşıdığı en temel erdemdir.

Doğruluk, sadece zihinde taşınan bir fikir değil; eylemlerle, tercihlerle ve icabında göze alınan bedellerle somutlaşan bir duruştur. Haksızlığa karşı sessiz kalmak, o haksızlığı yapan kadar olmasa da onun gerçekleşmesine alan açan görünmez bir ortaklığa dönüşür.

Hayatta kendi pusulasını başkalarının beklentilerine veya çıkar rüzgârlarına göre ayarlamayanlar, vicdan huzuru dediğimiz o en değerli mertebeye ulaşırlar. Zira insan, inandığı ilkeleri savunabildiği ölçüde özgürdür.

Eski zamanlarda, dik yamaçlar üzerine kurulu Çınarlı Köyü’nde Ahmet adında bir marangoz yaşardı. Ahmet, gösterişsiz ama sözünün eri, attığı her ilmekte, kestiği her tahtada dürüstlüğü esas alan bir adamdı. Köyün en büyük su kaynağı olan derenin üst tarafında ise nüfuzlu ve varlıklı bir toprak sahibi olan Halil Bey otururdu.

Bir yaz mevsiminde kuraklık baş gösterdi. Su seviyesi düşüp köyün tarlaları kuruma noktasına gelince, Halil Bey derenin yatağını kendi arazisine doğru çevirdi. Kendi mahsulünü kurtarmak uğruna, derenin aşağısında kalan onlarca köylünün emeğini hiçe saymıştı.
Köylüler durumun farkındaydı; ancak kimse Halil Bey’in gücünden, kasabadaki tanıdıklarından ve sert mizacından korktuğu için sesini çıkaramıyordu. Herkes "Bize mi kaldı?", "Şimdi durduk yere başımıza iş almayalım" diyerek başını önüne eğiyor, kahvehanede kısık sesle şikâyet etmekle yetiniyordu.

Ahmet ise bu sessizliğe daha fazla dayanamadı. Ne kendi tarlası içindi derdi, ne de bir çıkar peşindeydi; ortada açık bir kul hakkı, göze batan bir haksızlık vardı. Köyün yaşlılarına gidip beraber konuşmayı teklif etti, ancak hepsi bir bahaneyle geri çekildi. Ahmet, "İnandığım doğrudan vazgeçersem, dükkânımdaki tahtayı bile düzgün kesemem" diyerek tek başına hareket etmeye karar verdi.
Ertesi sabah doğrudan Halil Bey’in konağına gitti.

Konağın avlusunda Halil Bey ve adamlarının karşısına dikildi.
"Halil Bey," dedi sakince ama kararlı bir sesle. "Derenin suyunu kesmekle sadece köylünün tarlasını değil, bu köyün adaletini de kurutuyorsun. Bilesin ki bu yaptığına susmak, senin yaptığın haksızlığa ortak olmaktır. Ben bu haksızlığa ortak olmayacağım."

Halil Bey küçümseyen bir gülüşle, "Bir tek sen mi kaldın adalet dağıtacak? Herkes halinden memnun ki susuyor, sana ne oluyor?" diye karşılık verdi.

Ahmet geri adım atmadı: "Herkesin susması, senin haklı olduğunu göstermez. İnsan, üzerine basılıp geçilecek bir toprak değildir; vicdanı ne diyorsa onu yapmalıdır."
Ahmet o gün kasabaya inerek durumu resmi makamlara bildirdi ve olayın takipçisi oldu.

Halil Bey’in adamları Ahmet’i dükkânını yakmakla, rızkını kesmekle tehdit etti. Ancak Ahmet, "Doğru bildiğim yolda yürürken kaybedeceğim hiçbir şey, vicdanımı kaybetmek kadar ağır olamaz" diyerek geri adım atmadı.

Onun bu korkusuz ve kararlı duruşu, zamanla sindirilmiş olan köylüye de cesaret verdi. Önce birkaç genç, ardından toprağı kuruyan diğer köylüler Ahmet’in yanında durmaya başladı. Tek bir insanın yaktığı adalet meşalesi, bütün bir köyün cesaretini aydınlatmıştı. Hakem heyeti köye gelip inceleme yaptığında, Ahmet’in haklılığı tescillendi ve derenin suyu yeniden eski yatağına, bütün köyün ortak kullanımına bırakıldı.

İnandığı doğrular uğruna yaşamak, fırtınalı denizlerde liman aramaktansa pusulaya sadık kalmayı seçmektir. Haksızlık karşısında susmamak ise sadece mağdurun hakkını korumakla kalmaz; insanın kendi insanlığına ve vicdanına olan saygısını da muhafaza eder. Çünkü tarih, sadece güç sahiplerini değil, o gücün haksızlığı karşısında dik duran cesur yürekleri hatırlar.