Bugünün Türkiye’sinde gözyaşı bilgiden, dram başarıdan daha çok reyting getiriyor. Acun Ilıcalı ise bu dili milyar dolarlık bir servete dönüştüren en iyi figürlerden biri oldu.

Türkiyeyi anlamak isteyen biri, son yirmi yılda ki seçim sonuçlarından önce televizyon ekranlarında ki gelişmelere bakması yeterli olur.

Çünkü bu ülkenin hikâyesi bir süre sonra Meclis kürsüsünde değil, yarışma adalarında yazıldı.

Ve o hikâyenin en kritik figürlerinden biri hiç kuşkusuz (Soyadı benzerliği hariç) çakma Erzurumlu Acun Ilıcalı oldu.

Onu sadece başarılı bir televizyoncu diye okumak büyük hata olur. Çünkü Acun Ilıcalı artık bir insan değil; bir dönemin karakteridir. Türkiye’nin değişen zevklerinin, kırmızı çizgilerin, hızlanan tüketim refleksinin ve “Görünür Olma” bağımlılığının ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Bu yüzden hakkında hüküm vermek kolay, anlamaya çalışmak çok zordur.

Bir kesim için o, çalışıp başarmış “Halk Çocuğudur." Diğerleri için kültürel çöküşün en parlak vitrinidir.

Gerçek ise ikisinin tam ortasında duruyor olmasıdır.

Aslına bakarsanız, Acun Ilıcalı bu toplumun sebebi değil, sonucudur. Ama sonucu hızlandıran çok güçlü bir sonuçtur.

Türkiye uzun süredir düşünmekten çok izlemek isteyen bir ülke haline dönüşüyor.

Acun Ilıcalı bu dönüşümü icat etmedi; yalnızca herkesten önce fark etti. Halkın neye güldüğünü, neden sıkıldığını, hangi dramda ekrana kilitlendiğini, hangi aşağılanmadan haz aldığını çözdü. Ve bunu milyar dolarlık bir endüstriye çevirdi.

Dikkat ederseniz: onun başarısının sırrı yalnızca format uyarlamak değil. Zaten dünyada herkes format satın alıyor. Fakat herkes Acun Ilıcalı kadar etkili olamıyor.

Çünkü mesele format değil; toplumun sinir uçlarına dokunabilmek. Acun da bu konuda çok başarılı oldu.

Acun’un kurduğu dünyada:

Sürekli bir yarış vardır.

Sürekli bir elenme korkusu.

Sürekli bir teşhir hali.

İnsanlar artık yalnızca başarılı olmak istemiyor; başkalarının yenilişini de izlemek istiyor.

Bugünün Türkiye’sinde dram, başarıdan daha çok reyting getiriyor.

Gözyaşı, yetenekten daha hızlı tüketiliyor. İnsanlar artık bilgiyle değil, duygusal şoklarla ekrana bağlanıyor.

Acun Ilıcalı bunu keşfeden ilk kişi değil belki ama en profesyonel uygulayıcısı oldu. Dahası, eski medya patronlarına hiç benzemedi.

Hatırlayanalar vardır mutlaka, Aydın Doğan kuşağı medya üzerinden güç gösterirdi. Patron olduklarını hissettirirlerdi.

Acun Ilıcalı ise tam tersini yaptı. Siyah tişörtü, terliği, düşük profilli dili ve sürekli tekrar ettiği “Arkadaşlar” samimiyetiyle kitlelerin savunma duvarını indirdi.

Görünüşte bir holding sahibi gibi değil, mahalleden çıkmış biri gibi konuştu.

Belki de en büyük ustalığı buydu. ....Ve bunda da birilerine göre çok başarılı (!) oldu.

Çünkü günümüz Türkiye’sinde insanlar artık kibirden nefret ediyor. Yeter ki manipülasyonu samimi görünsün. Kara sakız gibi anında yapışıyor.

Acun Ilıcalı’nın bugün geldiği nokta bakıldığında elinde televizyon kanalları, dijital platformlar, uluslararası prodüksiyon ağları ve İngiltere futbolunda ciddi bir marka yatırımı var. Hull City’nin yükselişi yalnızca sportif bir başarı değildir; aynı zamanda “Ben buraya kadar geldim” mesajıdır.

Bu yüzden Acun Ilıcalı hikâyesi bir magazin hikâyesi değildir.

Bu hikâye, Türkiye’nin neye dönüştüğünün hikâyesidir.

Farkında mısınız?

Acun Ilıcalı ekranı değiştirmedi.

Ekran zaten değişmek isteyen topluma uyum sağladı.

Çünkü Acun Ilıcalı sirkini büyüten cambaz değil, tribünün kendisi oldu.

İyi uykular...