Çocukluğumda Ramazan ayı daha bir güzel gelirdi. Bir kasabanın taş sokaklarından, eski dükkanların tozlu vitrinlerinden hatırlıyorum.
Ramazan arifesinde anam uzunca bir listeyi akşamdan hazırlar, elinde pazar filesi, deri üzeri kanaviçe işli ve üsten açılan küçük el çantasına paralarını koyar, kasabanın cadde üzerine sıralı dükkanlarını gezmeye başlardı.
Esnafların sabırlı tebessümleri, yeni gelmiş ve tezgahlarda yerini almış baharatlar, manavın bol bol ıslanan tezgahlarında taze meyve ve sebzeler, lokum sandıkları, çay ve kahve dükkânlarından yayılan taze kahve kokusu.
Pastırma, sucuk satan ve ellerindeki bıçaklar ile incecik pastırma dilimlerini keserken müşteriye tattıran kalfalar, büyük çuvallardaki bakliyatı hızlıca kese kağıtlarına koyup tartan eli çabuk çıraklar.
Bütün bir öğleden sonra alışveriş ile geçer, eller kollar alınanları taşımaz olunca taksi çağırılırdı. Temiz bıyıklı taksi şoförleri, o fileleri bagaja koyarken yardımcı olur, geniş kasalı Amerikan arabaları; arkada hareket ederken kafa sallayan köpek biblosu, ön tarafta pelüş arasında kaybolan ya da dikiz aynasına tutturulmuş sararmış eski fotoğrafları ile gürültülü homurdanarak hareket eder ve eve dönülürdü.
Anam bütün bir gece boyunca aldıklarını yerlerine yerleştirir, yapılması gereken börek ve benzeri unlu ürünler davul ocaklarda babamın başında beklemesi ile pişirilir, ilk sahura hazırlanılırdı.
Aile, kardeşimde dahil olmak üzere Ramazan’ı ilk sahur ile karşılardık. Oruç tutma konusunda tüm kararı anam verir, eğer dersler ile ilgili bir durum varsa ya da hafta başı ise bir tek oruca izin veren anam hafta sonlarında bize yardımcı olmak için elinden geleni yapardı.
Yumurta, çorba, kahvaltılık, ekmek yerine pişi tap taze çay, sahur en son içilen bir bardak su ile son bulurdu.
Bütün bir gün sabır ile beklenilen orucun sonuna gelindiğinde anam sofrayı hazırlar, babam pide alıp gelir, ayran çırpılır, çorba ısıtılır, evin küçük cumbasından iftar vakti beklenirdi.
O yıllarda o küçük kasabadan iftarı bildiren top atışı yapılırdı.
Top sesini duyunca masaya otururduk. Bir zeytin biraz su ila açar orucumuzu, çorbamızı içer, pilav ve et ya da sebzeden yapılmış yemeğimizi yerdik.
En son tatlı ve birkaç bardak çay. Bütün bir ramazanda ara sıra masaya konulan pastırma ve portakal dışında aslında değişik bir şey olmazdı masada.
Anam çok çeşitli ve şatafatlı sofrayı görmemişlik olarak değerlendirir ve Ramazan’ı bozduğu için öyle davrananlara kızardı.
Her top atışından önce komşu koşturmacası olur, herkes birbirine birer tabak hazırlar ve çocuklar bu tabakları komşulara taşırdı.
İftar yemeği bitince babam kendisinin ve benim seccademi alır, yakındaki camiye götürürdü beni. Teravih sonrasında ayak üstü sohbetler, yalın, kimsenin kimse ile farkının olmadığı bir çay içimi muhabbetler.
Eve dönülür sahura kalkmak için erkenden yatılırdı.
Çocukluğumda Ramazan herkese aynı gelirdi.
Görmemişlik ile onlarca iftariyelik donatılmış masalar, birbirleri ile gizli bir mücadeleye dönüşmüş gürültülü iftar sofraları yoktu.
Mevsim yaz ise mahalleli belki bir kez sokakta iftar yapar herkes evinden getirdiklerini paylaşırdı.
Ekonomik olarak zorda olan aileler vardı bizim zamanımızda da. Onlara daha çok komşu tabağı gider, kadınlar kimsenin bilmediği yöntemler ile kırıp dökmeden üzmeden onları bir ay destekler, o bir ay olabildiğince yalın, lezzetli ve huzurlu bir şekildi biterdi.
Şimdiki gibi azgın israf sofraları, dinin eşitliği huzuru ve paylaşmayı emreden kısmını unutup, yapılan israf baloları yoktu.
Mahallesinde cenaze olduğu için kırkı çıkana kadar radyo bile açmayan o güzel insanlar Ramazan’da huzuru yaşarlar ve yaşatırlardı.
Son zamanlarda birtakım yalancıların söylediği gibi ibadet yasağı filan da yoktu. Babam askerdi Ramazan’da birlikte hem sahur hem iftar yapılır, tutan asker için daha fazla özen gösterilir, tutmayanlar saygıda kusur etmezdi.
O küçük kasabada Ramazan huzuru ile gelir ve eşit, paylaşımcı bir ruh ile sonlanırdı