Dünya, kendi ikliminde kaybolup giden kalabalıkların hengamesiyle dönerken; bazı insanlar gelip geçer bu hayattan, attıkları adımlarla toprağa Mührünü vururlar.

Onlar, rüzgârın yönüne göre savrulanlardan değil, rüzgâra karşı göğsünü gerenlerdendir.

Herkesin bir ikbal, bir mevkii, bir fani iklim peşinde koştuğu çağda; hayatını bir davaya, bir hakikate, bir sevdaya feda eden o adamlar, sessiz ama devasa abideler gibi yükselirler etrafımızda.

İşte o, tam da böyle bir adamdı.

Müsavat Dervişoğlu.

Hayatını Anadolu imbiğinden damıtıp süzülerek geçiren ve Nefsini ülkücülüğün potasında eritmiş yok etmiş ADAM’dır.

Yüzünde çilenin ve sabrın derin izleri, bakışlarında ise inancının sarsılmaz ışığı vardı.

Hayatı boyunca “Derdimiz gedik açmak değildir ...
Surlardan geçecek Muzaffer kahramanı ve burçlara bayrak dikecek yiğitleri doğru belirlemek gerek.” Dedi.

“Burçlarda şehit olmayı göze alan kırk yiğit çıksın,yeni tarih yazmaya çok kahraman bulunur” dedi

Onun hikâyesi, konforlu odalarda yazılmadı. Hakikat bildiği yolda yürürken karşısına dikilen duvarlara, kapandığı demir kapılara aldırış etmedi. Cezaevinin soğuk betonu, onun kalbindeki memleket ve dava aşkının korunu söndürmeye yetmedi.

Taş duvarlar, parmaklıklar ve karanlık koğuşlar onun için birer mahkûmiyet değil, inancının sınandığı ve daha da çelikleştiği birer medreseye dönüştü. Haksızlığa boyun eğmedi, "Belki bugün susarsam rahat ederim" demedi; çünkü biliyordu ki, davasından taviz vererek kazanılan bir özgürlük, ruhun en ağır esaretidir.

Bedel ödedi, evet. Ama ödediği her bedel, onu milletinin gönlünde daha da yüksetti. Bir gün bile arkasına bakıp pişmanlık duymadı, başını öne eğmedi. Taş duvarların ardında geçen günlerinden bile bir sitem değil, bir duruş çıkardı.
Ama onu asıl müstesna kılan, sadece davasına olan sadakati değil; insanına olan derin sevgisiydi.

O, dünyada eşine az rastlanır bir vefa timsaliydi. Vefa, onun için lügatlerde duran süslü bir kelime değil, bizzat nefes alıp verişi, attığı her adımdı.

Unutmadı; birlikte yola çıktıklarını, zor günde elini tutanları, dualarını esirgemeyenleri asla unutmadı. Başarılar, rütbeler, unvanlar gelip geçti; ama o hiç değişmedi.

İşte bu yüzden, bir zümrenin değil, herkesin başkanı oldu.
Sıkıntısı olanın ilk kapısını çaldığı herkesin ağabeyi oldu.
Sarsılmaz duruşuyla yol gösteren herkesin reisi oldu.
En mütevazı sohbetlerin içtenliğiyle herkesin kardeşi oldu.

Kapısını çalan hiç kimse elinde boş bir umutla dönmedi. Gençlerin gözlerinde geleceği gördü, yaşlıların dualarında bereket aradı. Bir yetimin başını okşarken ne kadar merhametliyse, inandığı değerlere saldırıldığında o kadar çelik gibi sertti.

Hiç bir lafı söylemek için söylemedi.

“Can pazarında kazandığım arkadaşımı mal pazarında satmam” dedi.

Ve en sevdiğim lafı ile bitireyim yazımı;
“Ülkücülerin ektiği ormandan yapılmış beşikte büyüdüm,yine o ormandan yapılan tabutla mezara gideceğim”